meraba çocuklar.
umarsızlığım ve mutsuzluğum nedeniyle aldığım sitemkar iletiler beni neşeli bi' post yapmaya zorladı. bakalım benden moda bloggerı olur muymuş?
pudrayla kapatmaya çalıştığım uykusuz gözlerim doğuştan. eyelinerımı "bunu herkes nası sürüyo ya? aliyim hem ucuz olmadı atarım." diye bim'den almıştım. çatır çatır kullanıyorum. güzel bi' eyeliner alıcak para yüzü görmedim. :( neyse, yıllara meydan okuyan sıcak atkım harem accessories diye bi' yerdendi.
kolyemi perşembe pazarından aldım. bütçemi bilen ev kadınıyım.
kazağımı annemden yürüttüm. moda bloggerı olsam "kazak; vintage" derdim lakin değilim.
yıllara meydan okuyan canım tayt pantolum pull&bear idi. basenlerim doğuştan...
accessorize çantam bu blogun başlangıcından beri var. bi' ara çok modaydı, şimdi allaşükür modası geçti takabiliyorum. canım deri ceketim stradivarius. fermuarını çekemeyecek kadar tosun bir insan olduğum için utanıp fotoğrafını böyle çektim.
eveeet. moda bloggerı olsam böyle bi' insan olurdum. biliyorum da olmuyorum. alın size neşeli post. söz yorumlara da cevap yazıcam. beni severin. okula geç kaldım. sevgiler.
Salı, Şubat 21
bugün ne giydim
SAÇMALAYAN YAŞAM FORMU
Larien Beyinütüleyen
İSTANBUL'DAN BiLDİRDİ
7:50 AM
7
iç döküş
Pazar, Şubat 12
İleriye bakma durağı
Güzel ve bulutlu bir gündü. Küçük kız babasının elini tuttu. Yürürlerken, ilanı düşmüş, boşluğundan gökyüzü görünen bir reklam panosu gördü. Büyük bir heyecanla babasının elini çekiştirip, "Baba bak' Baba' Bulutları çerçevelemişler." dedi. Babası gülümsedi. Sonra küçük kız unuttu. Eskiden unutmanın bir nimet olduğunu bilmiyordu.
Aradan yıllar geçti. Babası hatırlattı. Bulutları düşündü ve gülümsedi. Artık, bulutların üzerinde kaleler olmadığını biliyordu. Artık, bulutların pamuktan yapılmadığını biliyordu. Artık, bulutların içinden uçaklar geçtiğinde, canlarının yanmadığını biliyordu. Bulutlar da onun gibiydiler işte. Artık, sıradan.
Artık, göğe bakma durağı yoktu.
Bir şeyler yazıyordu o da. Oyuncakları olmadığı için, kelimelerle oynuyordu. Kendinden "o" diye bahsediyordu. Öyle daha güzel oluyordu. Kendini bir öykünün kahramanıymış gibi hissediyordu. Biriymiş gibi hissediyordu.
"Uyusun da büyüsün." derdi eskiler. O hiç uyumuyordu. Bazen de günlerce uyuyordu, uyuyordu, uyuyordu. Ne göğe bakma durağına dönecek kadar saftı, ne de yere bakma durağına gidecek kadar emekli.
İleriye bakma durağında durdu ve geçen hiçbir otobüse binmedi. Koşuşturan herkese baktı ve gülümsedi. Artık, sürüklendiği yerde kalmak istiyordu. Hem iyi şeyler birdenbire olurdu, bekletmezdi insanı.
SAÇMALAYAN YAŞAM FORMU
Larien Beyinütüleyen
İSTANBUL'DAN BiLDİRDİ
3:48 AM
5
iç döküş
Çarşamba, Şubat 1
niteliksiz adam
(az önce goodreads'e özene bezene yazdığım alıntılar ve review bir pop-up penceresi yüzünden evrenin derinliklerinde kayboldu. sakinim. değilim. yine de vazgeçmeyeceğim.)
(yazı sonlara doğru edebiyat nerdlüğü içerir. ilgilenmeyen x kutucuğuna basarsa söz alınmayacağım.)
"Kendini dünyayı sarsan serüvenlerle dolu ve kendisinin de kahramanı olacağı bir sahnede bulmayı beklemişti, fakat ansızın geniş ve boş bir meydanda bağırıp çağıran, sesi ancak taşlarda yankılanan sarhoş bir gençle karşılaştı." 114
"İnsan artık bir ağacın altına uzanıp ayak başparmağı ve ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor, fakat bir şeyler yaratıyor; ayrıca becerikli olmak isteyen insanın aç kalmasına ve düşlere dalmasına izin yok; o, biftek yiyip yerinden kımıldamak zorunda." 119
"Bir kez olsun sürüklendiğim yerde kalmak istiyorum," 278
" ... ve hava, bir cümlenin bitiminde doğru yere konulmuş bir noktanın sessizliğiyle doluydu." 282
"Gerçekten de, varoluşun bütünlüğünü ve iç düzenini birinci planda ancak sanat yansıtabilirdi. ... Yeni ve mekanize bir toplumsal ve duygusal yaşamın epopesini* daha başlangıçta Stenhdal, Balzac, Flaubert yaratmışlardı, alt kesimlerden yükselen uyarıyı ise Dostoyevski, Strindberg ve Freud gözler önüne serdiler. Bizlere; yani bugün yaşayanlara gelince, içimizde sanki bütün bunlar bağlamında artık yapacak hiçbir şeyimiz kalmamış gibi derin bir duygu var." 333-334 *epope fransızca destan demekmiş.
"Bir kartal, birinin damından ötekine birkaç kanat çırpışıyla ulaşabilirdi.; ancak okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşıveren modern insan için hiçbir şey, bir sonraki köşede yaşayan insanlarla ilişki kurmak kadar olanaksız değildir." 364
" ..., ve çıplak ağaçları sanki tuhaf bir bedensellik içerisinde algılamıştı; kurtçuklar gibi çirkin ve ıslaktı bu ağaçlar, ama buna karşın insan sanki onlara sarılabilir ve gözyaşları içerisinde önlerinde diz çökebilirdi. Fakat Ulrich öyle yapmamıştı. İçindeki kıpırtının duygusallığı, onu dokunduğu anda geri çekilmeye zorlamıştı." 413
"Yazının ve yazmak zorunda olanların dünyası, içeriklerini yitirmiş büyük sözlerle ve kavramlarla doludur. Büyük adamların ve hayranlıkların sıfatları, bu sıfatların nedeninden daha uzun ömürlüdür. Ve bu nedenle geriye hep bir sürü sıfat kalır. Bu sıfatlar bir zamanlar önemli bir kişi tarafından başka bir önemli kişi için kullanılmış ve yerleştirilmiştir, ama bu kişiler çoktan ölmüşlerdir ve hayatta kalan kavramların kullanılması zorunluluğu vardır. Bundan ötürü hep sıfatlara uyan kişiler aranır. Shakespeare'in "olağanüstü zenginliği," Goethe'nin "evrenselliği," Dostoyevski'nin "psikolojik derinliği," ve uzun bir yazınsal gelişimin geride bıraktığı bütün öteki düşünceler, yazanların kafasını tıka basa doldurmuştur, ve bu kişiler sırf stok fazlasından ötürü bugün bir tenisçiyi bile derinlikli ya da moda olmuş bir şairi büyük diye adlandırmaktadırlar. Depolarındaki sözcükleri ilgili kişiye hiç hasarsız ulaştırabildiklerinde, hallerine şükretmeleri anlayışla karşılanır. Ama bu kişi, önemi artık bir olguya dönüşmüş bir adam olmalıdır; sözcüklerin o adamda yerli yerinde oturdukları, bu yerin neresi olduğu hiç önem taşımasa bile, ancak o zaman anlaşılabilir." 506
"Neredeyse ayaklarının altındaki yerkürenin döndüğünün bilincine ansızın vardığı ve kendini bundan bir türlü kurtaramadığı da söylenebilirdi; ... " 512
"Yazmak gevezeliğin özel bir biçimiydi, ... " 517
umuyorum ki üşenmeden buraya kadar okuyan insanlar olmuştur. sevgili niteliksiz adam, sindire sindire okumak adına en uzun süre çaba harcadığım kitap olarak, kişisel tarihime geçti. hala sindirebildiğimi zannetmiyorum. şu an herhangi bir sayfasını açıp okusam, üzerine çok rahat yarım saat konuşabilirim. dolu bir kitap. ama okunmasının kolay olduğunu söylemek elimden gelmiyor. bu nedenle ikinci cildini bir başka bahara, hatta dürüst olayım; ikinci baharıma bırakmaya karar verdim. ayrıca konuyla tamamen ilintisiz olarak şu an dejavu yaşadım.
hazır her zamanki gibi konuyu kendime çevirmişken size komik bir şey anlatmak istiyorum. ilkokul yıllarımda evde bulduğum karamazov kardeşler'in birinci cildini okumuştum. okumuştum diyorum ama woody allen'ın, savaş ve barış'ı hızlı okuma tekniği ile okuyup "sanırım olay rusya'da geçiyor." demesi misali, hatta misali fazla oldu, sanırım olay rusya'da geçiyordu. neyse, haliyle kitabı anlamayıp, annemin yanına gidip; miras, rusya, köylüler, din, manastır, kardeşlik, para, aile, baba kavramlarıyla ilgili öyle sorular sormuşum ki annem akıl sağlığımdan endişe edip evdeki kitapları saklamış ve bana harry potter kitapları almış. harry potter'ı hala delicesine seviyorum o ayrı.
niteliksiz hatun olarak sabahladığım bir başka gecenin sabahında, kendime omlet yapmaya gidiyorum. sevgiler.
SAÇMALAYAN YAŞAM FORMU
Larien Beyinütüleyen
İSTANBUL'DAN BiLDİRDİ
11:52 AM
7
iç döküş
ben bazen niteliksiz adam, robert musil






